Bir gecede yerle bir edilen ODTÜ ormanı

Uzun zamandır ülkede olan biten herhangi bir şeye bu kadar kızdığımı hatırlamıyorum. Geçtiğimiz Cumartesi gecesi yani 9 Eylül 2017’de, Melih Gökçek onlarca iş makinası ile ODTÜ ormanına saldırdı. Bir gecede yüzlerce ağaç kesilip, 50 yıl boyunca öğrencilerin, hocaların elleriyle diktikleri ormandan yol geçirdiler. Meğer iki gün önceki toplantıda rektör ile Gökçek anlaşmış yol için. Rektör kime sordu, o karar nasıl alındı, tüm okul camiasının diktiği ağaçlar hakkında rektör kendi kendine nasıl karar veriyor, bunlar Türkiye için lüks sorular zaten. Rektör yaklaşık 40 metre genişliğinde bir yol için anlaşmış. Ama kesilen alanın genişliği 100 metre kadar.

 
Tabii, haber hemen yayıldı ama okulda kimse yok, yurtlar boş, daha dönem başlamadı. Twitter’dan bir hashtag kampanyası başlatıldı. Ama aslında yine hep sen ben bizim oğlan… Bir de yeni nesil ODTÜ’lüler. O yazın sıcağında dökülüp ODTÜ’ye gelen, çocukları ODTÜ’ye girsin diye kıçlarını yırtan orta sınıfların hiç sesi çıkmadı yine. Hemen en azından Ankara’daki insanları iş makinalarının etrafında bir eyleme, en azından bir görünmeye çağırdılar ama tabii kimsede hareket olmadı. Ertesi gün işin boyutu ortaya çıktı tabii. Yemyeşil ormanın içinde sarı, çorak geniş bir bant…

odtü
Bu meselede iki şey çok kızdırıyor beni. Birincisi insanların sesinin çıkmaması, umursamamaları değil, çünkü ciddi bir grup insanın bunu umursadığını düşünüyorum (belki de yanılıyorum). Umursayıp da hiçbir şey yapmamaları. Belki bana kişisel olarak çok dokunduğu için, bu kadar sinirlendiriyor bu beni. Yani İstanbul’da, Ankara’da dibimizde bomba patladığında genelde bu kadar sinirlenemeyecek kadar çok korkmuş ve panik olmuş oluyoruz. Ama burada hafta sonu da olsa, gecenin bir saati de olsa, panik olmadan yapılabilecek şeyler var. Ama hayır, kimse bir şey yapmıyor, kızmıyor bile. İşte bu beni deli ediyor.

İkincisi de özellikle doğaya zarar verilmesi. Bilmiyorum neden, belki sadece doğada huzur bulabildiğim için, bu heriflerin yaptığı doğa katliamları, hayvanlara edilen işkenceler, tarihsel mirasın, doğal mirasın tahribi hepsinden çok canımı yakıyor. Bir şekilde kadın cinayetlerini, çocuk tecavüzlerini, ensesti, insan hayatının, özgürlüklerimizin kısıtlanmasını, böyle yazmak zorundayım ama kanıksadım sanırım. Bir gün bir mucize olur da, bir devrim filan gerçekleşirse, iktidara aklı başında, ilerlemeci, özgürlükçü, çoğulcu, demokratik insanlar gelirse çeşitli politikalarla uzun zaman da alsa, yaşanan acılara çare olmasa da bunların çözülebileceğine inanıyorum. Malzemesi insan çünkü. İnsanı nasıl yoğurursan öyle olur. Ama, bu diğerleri çıldırtıyor beni. Geri dönüşü yok çünkü. Hasankeyf geri gelmeyecek. Binlerce yıllık bir kalıntıyı sen kimsin de yok ediyorsun? En fazla 70 sene yaşayacaksın, tüm insanlık tarihinde göreceli olarak geçirdiğin süre 1 saniye bile değil, ne sanıyorsun kendini? Ne sanıyorsun kendini de binlerce insanın yıllar, kuşaklar içinde yarattığı bir ormanı bir gecede yok edip, ertesi günde bir gece açtık yolu diye böbürleniyorsun? Kendini neyin, kimin yerine koyuyorsun? Nasıl bir hırs? Nasıl bir kifayetsizlik bu? Yüzlerce yıldır orada duran yaylaya yol açma hakkını elindeki dozerden başka neye dayandırıyorsun? Sen o yolu açacaksın ve sonra ne olacak, bunlar kimsenin sorduğu sorular değil sanırım. Üstelik de yaptıkları yollar, estetik olarak bir halta benzememenin yanında uzun ömürlü değil. Yani yol yapacağım diye 500 yıllık ağacı söküyor ama yerine yaptığı şey 5 sene dayanmıyor. Çünkü sağlam yaparsa, ihaleye çıkıp, milletin vergisi ile eşini, dostunu zengin edemez. Küresel ısınma, İstanbul’u son iki ayda vuran yağışlar, Karadeniz’de her yıl tekrarlanan seller bunlar için bir şey ifade etmiyor. Doğanın kendini tamir edebileceğini sanıyorlar, oysa artık edemeyeceği noktaya geliyoruz, geldik bile. O kesilen ormanlar, nesli tükenen hayvanlar, bitkiler bir daha hiç olmayacaklar etrafında. Ve bunlar sadece birileri zengin olsun diye yapılıyor. İşte bu canımı çok ama çok acıtıyor benim ve her şeyden çok kızdırıyor beni.

Advertisements
Posted in seyir defteri | Leave a comment

sıcaktan bunalmış haiku

FullSizeRender (1)

Image | Posted on by | Leave a comment

alerjik haiku

FullSizeRender

Image | Posted on by | Leave a comment

Güle güle anti-depresan- 3

Sanırım artık  mı acaba diye sormama gerek kalmadı.

10 Mayıs’tan beri hiç ilaç almadım. Son yazıda anlattığım o duvara toslama isteğini artık hissetmiyorum. Bir ara ilaçtan sonra, ama sıcak ve başka şeylerin (onları da anlatıcam bir ara) de etkisiyle, hayli iştahım kaçtı, bir kaç kilo verdim hızlıca, tasniyonum düşüktü, halsiz hissediyordum ama uyuyup da dinlenemiyordum, hayli dikkatim dağınıktı ve toparlayamıyordum. Sonra bir gece o daha sonra anlatacağım şeylerin tetiklemesiyle, hayli sarhoş bir şekilde, ABD’deki arkadaşıma whatsapp’ta ağlayarak -ama ne ağlamak, sanırım gözlerim sonraki 2 gün boyunca şişti- uzun zamandır yaşamadığım bir katharsis yaşadım. Sanırım geldiğimden beri -neredeyse 1 yıl oldu- hiç böyle deli gibi saatlerce, hıçkıra hıçkıra ağlamamıştım, hatta böyle ağlamayalı bir kaç sene bile olmuş olabilir. Sonrasındaki bir kaç gün yine biraz sıkıntılı idi ama artık onun ilaçla alakası yoktu sanırım. Neyse şimdi daha iyiyim. İlaçsız, ağlama krizimin, kendimi kötü hissetmenin, değersiz ve yalnız hissetmenin dibini gördüm sanırım. Yine aynı şeyleri hissedebilirim ama daha dibe gitmem diye düşünüyorum, sonuçta the first cut is the deepest.

İşte böyle, artık anti-depresan yok, duyguları hissedip, anlama, kabullenme ve onlara göre davranma var…

Geçmiş olsun bana…

Posted in depresyon günlüğü, Uncategorized | Leave a comment

Güle güle anti-depresan (mı acaba?)- 2

10 Mayıs’tan beri hiç Lustral almadım.

Tabii, yine bunlar hep doktor kontrolünde oluyor. Aslında fiziki etkileri önceki kadar şiddetli değildi. Mesela o kadar çok iştahım kesilmedi ya da uykusuzluk çekmedim. Ama sanırım duygusal olarak çok gelgitli bir hale geldim. Hem çok çabuk üzülüyorum bir şeylere, Doctor Who izlerken hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyorum mesela. Ya da çok çabuk sinirleriniyorum. Karşıdan lkarşıya geçerken durmuş trafikte korna çalan bir şöforü öldürmem an meselesiymiş gibi hissediyorum bazen. Hadi bunları idare edebilirim de etrafımda zaten sayısı az olan insanla didişmek çok fena oluyor. Önce bizim kızlarla atıştım, siz ben söylemeden benim ne halde olduğumu hiç sormuyorsunuz diye. Sonra kardeş kişisinin ettiği bir lafa çok bozuldum. (Gerçi orada hala haklı olduğumu düşünüyorum). Sonra anneannem geldi bize ve işler iyice çığırından çıktı. Zaten genelde aramız gergin oluyor hep, bir de ben bu halde olunca iyice geriliyoruz. Hiç bir şeyi beğenmiyor, her şeye bir kulp takıyor. Evde devamlı televizyonda bir salak dizi açık. Ve ben dayanamıyorun, idare edemiyorum. Beni bakıp, büyüten insana bu kadar tahammülsüz olduğum gerçeği daha da canımı sıkıyor. Canım sıkılınca daha da saldırgan ve tahammülsüz oluyorum.

Doktor da dahil herkes bunların normal olduğunu söylüyor.

Tüm bunların yanında bazen içimden çok taşan bir sıkıntı hissediyorum. Normalde sıkıntı hissedince böyle, hiç kıpırdamamak istemezsin, hiç bir şey yapasın gelmez ya bu öyle değil işte. Çok güçlü bir koşma isteği gibi. Hiç durmamacasına. Bir yere toslayıp, o suratın, etin dağılma sesini duyana kadar. Ya da koşamayacak kadar tükeninceye kadar. aynı Amok Koşucusu gibi işte. Öyle bir koşmak öyle bir koşmak ki en sonunda hafifleyerek ölmek. Sanki böyle bir barajın kapaklarını açmışsın da o su tüm vadiyi alıp götürecekmiş gibi. Ya da bir arabaya binip, gaza iyice kökleyip, arabayı bağırta bağırta hızlandırıp duvara toslamak gibi. Hani Duvara Karşı‘da vardı ya adam basıp basıp tosluyordu ya işte öyle.

Yok şimdi bunu okuyan kimse panik olmasın. Öyle kendimi öldüreyim filan gibi bir niyetim yok. Sadece koşup koşup bir yere toslarsam o sıkıntının dağılacağını hissediyorum. O çarpma sanki iyileştirici olacakmış gibi… Ben koşmaya mı başlasam acaba?

Posted in depresyon günlüğü, seyir defteri | Leave a comment

Güle güle anti-depresan (mı acaba?)

Bütün bu blog fikri aslında John Watson’ın terapistinden çıkmıştı. Tabii, benim kankam Sherlock olmadığı için blogum da o kadar meşhur olamadı. Ama sanırım kendi depresyonumun bazı kısımlarına tanıklık ederek işlevini yerine getirdi. Şimdi yine depresyonumun önemli dönüm noktalarından birindeyim.

Türkiye’ye geldikten, hayatımı, artık tek başıma olarak, biraz yoluna koymaya başladıktan sonra anti-depresanımı azaltmanın zamanı geldiğini hissettim. Arada bir kendimi pek fena hissettiğim oluyordu hala ama zaten Türkiye’de yaşıyoruz, kim hissetmiyor ki. Hem artık dertlerimin en baba olanlarından da kurtuldum diye düşündüm. Bir de artık nereye kadar alabilirim bu ilacı? Bazen hala, her şeyi olduğu gibi hissetmediğimi düşünüyorum. Yani çok kızmam gereken bir durumda o kadar kızmıyorum, ya da çok üzülmem, dert etmem gereken bir yerde öyle olmuyor. Bunlar belki çok hoş hisler değil ama insan yaşadığını biraz da böyle böyle hissediyor. Böyle bir sis perdesinin arasındaymış gibi oluyor ilacımın dozu çok az olsa da. İşte tüm bunları düşünerek, arkadaşlarımın tavsiyesi ile İstanbul’da bir psikiyatr buldum ve onun rehberliğinde 50 mg olan dozu 25’e indirdim.

İlk bir hafta korkunçtu. Çok sıkıntılydım ve huzursuzdum. Sanki aşırı kahve içmişim de, elim ayağım titriyormuş gibi. Biraz da o günlerde bir makale yetiştirmeye çalışıyordum, ama bilgisayarın başında sabit duramıyordum. Kendimi uzun yürüyüşlere vurdum şehir içinde. Bol bol dizi izledim. Bol bol uyudum. Sonra bir de uyuyamamaya başladım. Üstüne bir de iştahım kesildi. O kadar ki yemek yeme fikri bile korkunç geldi bir kaç gün. Sanırım sadece poğaça ve kahve ile beslendim o ara.Aslında çok ilginç, çünkü bu ikisi yani iştahımın kapanması ve uykusuzluk ilaca başladığımda tam tersi olan değişiklikler. Yani ilaca başladığım zaman, çok ama çok uyuyordum ve sanırım iştahım da açılmıştı. Neyse ki bunlar ilk 10 gün içinde geçti. Hatta ben o bahsettiğim makaleyi bitirdim. Sanırım o huzursuzluk ciddi oranda azaldı. Uykusuzluk da o kadar kötü değil artık. İştahım da fena sayılmaz. Geçen gün Çin yemeği bile yedim. Şimdilik bazen bazı şeyler aşırı duygulandırıyor arada bir. Ya da bir şey bir anda çok mutsuz edebiliyor ama aynı şekilde mutlu da olabiliyorum sanırım. Belki bu yan etki değil de depresyonun dağılması, ilacın sisinin kalkmasıdır belki.

Aslında bu iş beni çok korkutuyordu. Bir sürü insanın ne kadar korkunç şeyler yaşadığını hem okudum hem de dinledim. Neyse ki şimdilik hiç bir şey o kadar korkunç olmadı bende. Belki gerçekten artık vakti geldiği içindir ya da ilacımın dozu zaten o kadar yüksek olmadığı içindir. Ama şimdilik durum iyi gözüküyor. Umarım kötü bir sürpriz olmaz sonrasında da…

Posted in depresyon günlüğü, seyir defteri | Leave a comment

Yazar ve evi

Bir dahaki dönem Qualitative Research Methods dersi vereceğim. Hazırlık yaparken kendi aldığım dersleri de kontrol ettim. Hasan Ünal Nalbantoğlu’ndan aldığım Cultures of Modernity dersinin programına gelince, hocanın bize ödev yaparken aklımızda olsun diye dağıttığı Minima Moralia parçası geçti elime. O zamanlar böyle şeyleri okuyabilecek kadar yoğunlaşabiliyormuşuz ve hatta Ünal Hoca’yı elitist bulma lüksümüz bile varmış… Oysa şimdi “son dakika”dan “son dakika”ya yaşıyoruz, olay bizim başımıza gelmediyse. Bize yakın bir yerde bir şey olmuşsa, canımızı eve tek parça atmaktan başka bir şey düşünemez oluyoruz.

Bulduğum 5 sayfalık alıntının, beni daha da çarpan bir paragrafı:

Yazar bir ev kurar metninde. Kâğıtları, kitapları, kalemleri ve evrakları bir odadan ötekine taşıyıp dururken yol açtığı kargaşanın aynısını düşüncelerinde de yaratır. Kâh memnun kâh huzursuz, içine gömüldüğü eşyalardır bu düşünceler. Onları şefkatle okşar, kullanır, eskitir, karıştırır, yerlerini değiştirir, tahrip eder. Artık bir yurdu kalmamış kişi için yaşanacak yer olur yazı. Orada, tıpkı vaktiyle baba evindeki gibi, çöp ve lüzumsuz eşyanın da birikmesi kaçınılmazdır. Ama şimdi bir kilerden veya sandık odasından yoksundur ve zaten bu artıklardan ayrılmak da kolay değildir. O da, sonunda sayfalarını hep ıvır zıvırla doldurmak pahasına, odadan odaya sürükleyip duru bunları. Kişi, kendine acıma duygusuna yenik düşmemek için bir teknik zorluğa da dikkat etmelidir: Zihinsel gerilimin gevşeme olasılığına karşı her zaman uyanıl olmak ve yapıtın kabul bağlamaya veya hedefsizce oraya buraya sürüklenmeye başlamış her şeyi atmak- üstelik şimdi yavan ve cansız biçimde ortalıkta dolaşan bu artıkların geçmişte, bir tatlı dedikodu gibi, büyümeyi kolaylaştıran o sıcak atmosferi beslemiş olduğunu bile bile. Sonunda, yazara kendi yazılarında bile yaşanacak yer kalmamıştır.

T. W. Adorno (1997). Minima Moralia, Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar. Çeviren: Orhan Koçak, Ahmet Doğukan. İstanbul: Metis Yayınları. sf. 89-90

Posted in Uncategorized | Leave a comment