Güle güle anti-depresan (mı acaba?)

Bütün bu blog fikri aslında John Watson’ın terapistinden çıkmıştı. Tabii, benim kankam Sherlock olmadığı için blogum da o kadar meşhur olamadı. Ama sanırım kendi depresyonumun bazı kısımlarına tanıklık ederek işlevini yerine getirdi. Şimdi yine depresyonumun önemli dönüm noktalarından birindeyim.

Türkiye’ye geldikten, hayatımı, artık tek başıma olarak, biraz yoluna koymaya başladıktan sonra anti-depresanımı azaltmanın zamanı geldiğini hissettim. Arada bir kendimi pek fena hissettiğim oluyordu hala ama zaten Türkiye’de yaşıyoruz, kim hissetmiyor ki. Hem artık dertlerimin en baba olanlarından da kurtuldum diye düşündüm. Bir de artık nereye kadar alabilirim bu ilacı? Bazen hala, her şeyi olduğu gibi hissetmediğimi düşünüyorum. Yani çok kızmam gereken bir durumda o kadar kızmıyorum, ya da çok üzülmem, dert etmem gereken bir yerde öyle olmuyor. Bunlar belki çok hoş hisler değil ama insan yaşadığını biraz da böyle böyle hissediyor. Böyle bir sis perdesinin arasındaymış gibi oluyor ilacımın dozu çok az olsa da. İşte tüm bunları düşünerek, arkadaşlarımın tavsiyesi ile İstanbul’da bir psikiyatr buldum ve onun rehberliğinde 50 mg olan dozu 25’e indirdim.

İlk bir hafta korkunçtu. Çok sıkıntılydım ve huzursuzdum. Sanki aşırı kahve içmişim de, elim ayağım titriyormuş gibi. Biraz da o günlerde bir makale yetiştirmeye çalışıyordum, ama bilgisayarın başında sabit duramıyordum. Kendimi uzun yürüyüşlere vurdum şehir içinde. Bol bol dizi izledim. Bol bol uyudum. Sonra bir de uyuyamamaya başladım. Üstüne bir de iştahım kesildi. O kadar ki yemek yeme fikri bile korkunç geldi bir kaç gün. Sanırım sadece poğaça ve kahve ile beslendim o ara.Aslında çok ilginç, çünkü bu ikisi yani iştahımın kapanması ve uykusuzluk ilaca başladığımda tam tersi olan değişiklikler. Yani ilaca başladığım zaman, çok ama çok uyuyordum ve sanırım iştahım da açılmıştı. Neyse ki bunlar ilk 10 gün içinde geçti. Hatta ben o bahsettiğim makaleyi bitirdim. Sanırım o huzursuzluk ciddi oranda azaldı. Uykusuzluk da o kadar kötü değil artık. İştahım da fena sayılmaz. Geçen gün Çin yemeği bile yedim. Şimdilik bazen bazı şeyler aşırı duygulandırıyor arada bir. Ya da bir şey bir anda çok mutsuz edebiliyor ama aynı şekilde mutlu da olabiliyorum sanırım. Belki bu yan etki değil de depresyonun dağılması, ilacın sisinin kalkmasıdır belki.

Aslında bu iş beni çok korkutuyordu. Bir sürü insanın ne kadar korkunç şeyler yaşadığını hem okudum hem de dinledim. Neyse ki şimdilik hiç bir şey o kadar korkunç olmadı bende. Belki gerçekten artık vakti geldiği içindir ya da ilacımın dozu zaten o kadar yüksek olmadığı içindir. Ama şimdilik durum iyi gözüküyor. Umarım kötü bir sürpriz olmaz sonrasında da…

Posted in depresyon günlüğü, seyir defteri | Leave a comment

Yazar ve evi

Bir dahaki dönem Qualitative Research Methods dersi vereceğim. Hazırlık yaparken kendi aldığım dersleri de kontrol ettim. Hasan Ünal Nalbantoğlu’ndan aldığım Cultures of Modernity dersinin programına gelince, hocanın bize ödev yaparken aklımızda olsun diye dağıttığı Minima Moralia parçası geçti elime. O zamanlar böyle şeyleri okuyabilecek kadar yoğunlaşabiliyormuşuz ve hatta Ünal Hoca’yı elitist bulma lüksümüz bile varmış… Oysa şimdi “son dakika”dan “son dakika”ya yaşıyoruz, olay bizim başımıza gelmediyse. Bize yakın bir yerde bir şey olmuşsa, canımızı eve tek parça atmaktan başka bir şey düşünemez oluyoruz.

Bulduğum 5 sayfalık alıntının, beni daha da çarpan bir paragrafı:

Yazar bir ev kurar metninde. Kâğıtları, kitapları, kalemleri ve evrakları bir odadan ötekine taşıyıp dururken yol açtığı kargaşanın aynısını düşüncelerinde de yaratır. Kâh memnun kâh huzursuz, içine gömüldüğü eşyalardır bu düşünceler. Onları şefkatle okşar, kullanır, eskitir, karıştırır, yerlerini değiştirir, tahrip eder. Artık bir yurdu kalmamış kişi için yaşanacak yer olur yazı. Orada, tıpkı vaktiyle baba evindeki gibi, çöp ve lüzumsuz eşyanın da birikmesi kaçınılmazdır. Ama şimdi bir kilerden veya sandık odasından yoksundur ve zaten bu artıklardan ayrılmak da kolay değildir. O da, sonunda sayfalarını hep ıvır zıvırla doldurmak pahasına, odadan odaya sürükleyip duru bunları. Kişi, kendine acıma duygusuna yenik düşmemek için bir teknik zorluğa da dikkat etmelidir: Zihinsel gerilimin gevşeme olasılığına karşı her zaman uyanıl olmak ve yapıtın kabul bağlamaya veya hedefsizce oraya buraya sürüklenmeye başlamış her şeyi atmak- üstelik şimdi yavan ve cansız biçimde ortalıkta dolaşan bu artıkların geçmişte, bir tatlı dedikodu gibi, büyümeyi kolaylaştıran o sıcak atmosferi beslemiş olduğunu bile bile. Sonunda, yazara kendi yazılarında bile yaşanacak yer kalmamıştır.

T. W. Adorno (1997). Minima Moralia, Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar. Çeviren: Orhan Koçak, Ahmet Doğukan. İstanbul: Metis Yayınları. sf. 89-90

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Dönmek, mümkün müymüş…

Ne yazacağımı bilmiyorum ama yazmazsam çıldıracağım sanırım. Önceki gün Beşiktaş Bursaspor maçından sonra İnönü Stadının –yeni adını bilmiyorum- arka tarafında bir bomba patlatıldı. Yarım saat önce oradan geçip Fındıklı’ya Boğaz kıyısında çay içmeye gitmiştik. Evet, benim için büyük haber: artık İstanbul’da yaşıyorum. Kişisel yüz bin tane nedeni var. Belki başka bir yazıda anlatırım. Ama şimdi Cumartesi gecesini anlatmam gerek. Fındıklı’ya geçtikten biraz sonra, acayip bir ışık ve sesle irkildik. Yanımda Gezi sırasında Beşiktaş’ta olan arkadaşım, bunun büyük ihtimalle taraftarları dağıtmak için atılan ses bombası olduğunu söyledi. Ama o ışık neydi? Hem ev tarafına geçmek için, hem de merakımızı yenmek için stadyuma yaklaşmaya başladık. Yolda birileri, çatışma olduğunu daha fazla ilerlememiz gerektiğini, canlı bomba patladığını söyledi. Bir tane de Taksim’de patlamış, dedi hatta. Biz de düşündük, Taksim’de de patlamışsa bomba, eve yukardan geçemeyiz, ancak sahilden yürüyerek geçebiliriz, o yüzden yürümeye devam etmeliyiz diye düşündük. Stadın önüne geldiğimizde, Dolmabahçe Camii’sinin kırılan camlarını temizleyen görevliler bizi hızla oradan geçmemiz için önerdi. Bunun dışında herhangi bir polis filan görmedik. Sadece onlarca ama onlarca ambulans geçti, ben az elli tanesini gördüm. Sahilden yürüyüp, bomboş caddelerden eve geçtik. Beşiktaş’ta trafiği Beşiktaşlı taraflar yönlendiriyordu. Kaç kişi öldüğünü, kimin yaptığını beklemeye başladık. Haber yasağı hepsinden önce geldiği için saçma sapan terör uzmanlarını dinlemeye başladık. 39 kişi ölmüş, en az 30 tanesi polis. Çünkü TAK-PKK (patlamayı üstlenen özgürlükçü örgütümüz) öyle istemiş, biz mahalle sakinlerini öldürmek istememişler.

Bütün bu karmaşanın arasında, her şeye bu kadar yakın olup korkmakla birlikte, her şeyi bizzat deneyimlemekten, olayın kalbine bu kadar yakın olmaktan garip bir heyecan duyduğumu, en azından uzakta olup da herkesi aramaktan kurtulduğuma sevindiğimi söylemem gerek. Hatta arada bir iyi ki buradayım da Philadelphia’da değilim bile dedim sanırım. İşte dedim kendime, neyse ne, buradayım, ve bu sefer patlamadım.

Kişisel sebeplerin dışında Türkiye’ye geri dönmek istememin en büyük nedeni her şeyden uzak olmaktan, her şeyi ekranlardan takip etmekten sıkılmış olmamdı. Bir şekilde burada olursam, belki bir şeylere daha müdahil olabilirim diye düşünüyordum, bunu hala nasıl yapacağımı bilmiyorum, örgütlülükten kırılan bir insan değilim. Hiçbir şeye üye değilim ama sonuçta bazen bir yerde var olmanın bile bir şeyleri değiştirebileceğini biliyorum. Bazen hiç direniş gibi görünmeyen şeyler bile direnişe dönüşebiliyor, bunu da James C. Scott sayesinde biliyoruz.

Bir diğer sebep ise ucundan kıyısından göç çalışan bir sosyolog olarak, Türkiye’de ne olup bittiğini merak etmemdi. Yani göç çalışıyorum, göçe dair en çarpıcı şeyler Türkiye’de oluyor, bir şekilde benim nüfuz edebileceğim bir alan mevcut. O zaman ben neden Philadelphia’dayım diye düşündüm. Ne eğitimime, ne istediğime uyan bir iş bulabiliyorum, hayatın bir sürü şekilde beni tatmin etmez olmuş, orada ise hala yapabileceğim şeyler var, o zaman orada neden bu kadar kasıyorum ki diye düşündüm.

Bir de tabii Trump var. Yani böyle seçilebileceğine dair müthiş bir öngörüm yoktu ama onun taraftarlarıyla New Jersey’de bir sürü insandan fazla vakit geçirdiğim için herkes kadar da şaşırmadım sanırım. Amerika’da ırkçı/cinsiyetçi/yabancı düşmanlarının böyle bir hız ve şiddetle su yüzüne çıkması; işi, gücü, sosyal statüsü benim gibi güvenceli olmayan birisi için korkutucu geldi bana. Dünya’daki genel gidişat da bu hislerimi daha da arttırdı. Neredeyse her yerde sağcılar, muhafazakârlar yetmiyormuş gibi şaklaban, insanları kandıran, ama bir yandan da insanları peşinden koşturabilen politikacılar kazanıyor. Dünya sanki 1930’lardaki gibi. Her şey daha korkunç bir hal alıyor gün geçtikte.

Tüm bunları fark edince ve bu düşüncemi çürütecek hiçbir şey olmayınca, tüm bu günleri aileme ve arkadaşlarıma en yakın biçimde geçirmek istediğime karar verdim. Yani, hani şu dünyanın sonunun geldiği filmlerde birileri sevdikleriyle telefonda vedalaşıyor, öbürleri de sevdiklerine sarılarak gökyüzünden gelecek uzaylıları ya da meteoru bekliyor ya işte ben ikinci grupta olmaya karar verdim. Bunun yanında, sanırım pek de bilmediğim, anlayamadığım Amerikan sağcısı yerine, Türkiye’deki manyaklarla (aslında inanılmaz derecede birbirlerine benziyorlar, sonuçta farklıya düşman olmak pek de özel özellik gerektirmiyor) uğraşmayı, en azından hayatımın bu dönemi için, tercih ettim.

İşte geldim, buradayım, bakalım nasıl hayatta kalabileceğim…

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Leonard Cohen…

Önceki hafta Leonard Cohen 82 yaşında öldü… Tabii ki kendisini çok ama çok geç keşfetmiş bir dinleyicisi olarak bunun olacağını biliyordum. Hatta daha bir kaç hafta önce yeni albümü çıktığında hayli hayret etmiştim ve de sevinmiştim. Ama yine de bu haberi alınca bu kadar üzüleceğime ve daha da acayibi kendimi bir anda bu kadar yalnız hissedeceğimi tahmin etmiyordum. Meğerse bütün o Philadelphia New Jersey yolculuklarımda, i-95’da Düldül ile hız yaparken, köprülerden geçerken dinlediğim tüm şarkıları içime işlemiş…

Sanki adam başım sıkıştığında içimdeki derdi azaltan aile büyüğü gibi olmuş. Ya da kendimi çok çirkin ve sevgisiz hissettiğimde halimi anlayan olgun arkadaş gibi olmuş. Ya da canım sıkıldığında hiç soru sormadan içkime eşlik eden barmen gibi olmuş. Sanki tek kaldığımda, kendime deli gibi acırken kulağıma sakin olmamı fısıldayan ses olmuş. Olmuş yani…

Daha böyle ağlak çok şey yazabilirim aslında ama aşağıdaki röportajda depresyonu ve yarattığı eylemsizliği çok güzel anlatmış. İşte bu yüzden o kadar çok sevivermişim sanırım.

Sonra bir de benim kendisini keşfimi sağlayan bu cover var. Eğer L. Cohen’den bahsederken kendi hikayemi buradan başlatmazsam onlara haksızlık etmiş olurum.

Ve tabii ki everybody knows… that the boat is leaking…

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Totoro, Ghibli, Kıble…

(evet yazabildiğim tek şey bu, onun dışında olan bitenleri anlayamıyorum)

Geçtiğimiz haftalarda kendime bir Studio Ghibli ziyafeti çektim. Önce Totoro ile başladım, sonra Ponyo, en sonunda da Kiki… Hala Spirited Away var izlenecek…

Neyse, sonra Studio Ghibli ile ilgili 2 saate yakın uzunlukta bir belgesel izledim. Bunu izlerken de merak ettim buranın adı niye Ghibli diye. Tabii derya deniz bir internet ve meraklısı çok olan stüdyo olunca da buluverdim. Meğer uçaklara çok meraklı olan Miyazaki usta, stüdyonun adını bir İtalyan savaş uçağından esinlenerek koymuş: Caproni Ca. Bu uçağın takma adı Ghibli imiş yani çöl rüzgarı, çölden esen sıcak kumlu rüzgar demekmiş. İkinci Dünya Savaşı’nda Kuzey Afrika’da filan kullanılmış. Yani bizdeki Kıble, güney rüzgarı.

Sonra bunu okuyunca aklıma İngiliz Hasta’daki en sevdiğim sahne geldi. Almasy Kathrine’e çölde sıkışan arabanın içinde çöl rüzgarlarını anlatıyor ve birbirlerine aşık oluyorlar…

 

 

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Parantez

Bu yazıyı ne zamandır yazmak istiyordum. Belki de 1,5 senedir filan.
Bu isteğin temelinde kendini büyüdüğü, yaşadığı toplumda kendini sürekli nesli tükenmekte olan bir tür gibi hissetmem yatıyor. Bülent Ecevit’i saymazsak hayatım boyunca hiç solcu bir başbakan görmedim memlekette. Hep toplumun değerlerini düşünmek zorunda kaldım, yoksa otellerde yakılabilirdim ya da sokak ortasında patladılabilirdim. Hiç bir şey olmasa, giydiğim kıyafet yüzünden tecavüze uğrayabilirdim. Hep en sevdiğim yazarların başına bir şey gelmesinden korktum. Kendimi genel olarak dışlanmış hissettim. Sanki Türkiye’ye ait değilmişim ya da orası bana göre değilmiş gibi. Için için de hep kendimden şüphelendim yoksa çıktığı kabuğu beğenmeyen kestane ben miyim diye. Niye herkes uyuyorken ben uyamıyordum… Sonra arkadaşlarım oldu, biraz daha kalabalık hissettim. Ama o azınlık duygusu hiç geçmedi, sadece kollektifleşti. Hepimiz de biliyorduk bunu, en fazla yüzde beşe tekabül ediyorduk işte.

Hayli zamandır etrafımızdaki çember önce yavaş yavaş ama sonra hızlanarak daralıyor. Bir şeyler yasaklanıyor, yıkılıyor. Olmadı ağız ishali olmuş gerizekalının teki hiç işi gücü yokmuş gibi hakkımızda atıp tutuyor. Mesele içki de olabilir, doğum kontrol hapı da. Gezi oldu, ODTÜ’ye saldırdılar, monşer dediler, elit dediler, kitap okuyanlar bile dediler bizi aşağılamak için. Biz hep yabancı ideolojilerin kurbanıydık, kandırılmıştık, özümüze küsmüştük, dış mihrakların oyununa geliyorduk, ajandık. Onlar ise yerli idi, buranın sahibi onlardı. Polisi üzerimize saldılar. Bizim de argümanımız hazırdı, Tezer Özlü demişti, “burası bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi”ydi. Böyleydi bu işte.
Sonra ne zamandı tam hatırlayamıyorum ama bir AKP’li milletvekil Osmanlı tarihinde Cumhuriyet parantezi kapandı dedi… Birden bire tüm arkadaşlarımı ve kendimi büyük bir işlem satırının ortasında kalmış, sıkıştırılmış, paranteze alınmış rakamlar gibi hissettim. Bizi öldürerek, sürerek, delirterek alanımızı daraltıyorlardı. Parantezi üzerimize kapatıyorlardı. Biz etkisiz elemandık işte….
Sonra 7 Haziran seçimleri oldu. İlk defa oy verdiğim parti barajı aştı. Uzun zamandır ilk kez CHP gibi aslında sol bile olmayan bir partiden daha sol bir parti meclise girdi. İnsanların etnisitesine, dinine, işine, yaşadığı yere, cinsiyetine göre ayırmayan bir parti barajı açtı. Herkes bir sevindi bir sevindi. Resmen bayram gibiydi. Haziran şarkıları söylenmeye başladı… Ama tabii sevinmek için erkendi, büyük ishal çene ve adamları sistemi bir oradan bir buradan çevirip seçimi yenilediler, bu arada da insanları öldürüp terör korkusu saldılar herkesin içine. Meclisi işlemez hale getirdiler.
Tüm bunlar olurken düşündüm… Biz nereliyiz? Bu memleket bizim de değil mi? Ya da bizi de bu memleket yapmadı mı? Öğrendiğimiz bir sürü şeyi ve hatta AKP’lilerin deli gibi tırstığı moderniteyi, laikliği filan biz bu memleketin okullarında öğrenmedik mi? Herkes mi devletçi, gelenekçi, muhafazakar bu toplumda? Hiç mi bir isyan nüvesi yok? Peki o zaman biz nereden çıktık? Bizden öncekiler nereden çıktı?

Aklımda da hep bu iki şarkı vardı: Kardeşin Duymaz, Gurbete Kaçacağım

Eloğlunun bizi nasıl duyacağı ve gurbete kaçınca ne bok yiyeceğimiz de ayrı bir yazının konusu.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

deliler

birisi delilerimle konuşabilir mi lütfen….

 

Posted in Uncategorized | Leave a comment